AYAKKABI

18 dakikası kalmıştı ayakkabısını düşürmesine. Küçüklükten öğretilmişti o cam pabuçlar, hanım hanım elbiseler. Ayakkabıyı alıp kapı kapı dolaşan biri vardı. Ayakkabısız bulamazdı değil mi ama! Böylece hep -sız ekleri eklemiş oluyoruz ya da yok kelimesi diziyoruz cümle sonlarına. Küçüklükten öğretildi bize ne yapalım değil mi? Hiçbir şey-sizken sensin diyen insan sayısı az. Statüye göre kategorileştirenler, anlamayı ikinci plana alıp akademik bilgileri destan destan olanlar, hızlı yaşayıp genç ölenler öldürenler, düşünmeden kalkıp düşünerek oturanlar, bir yaptığından ertesi gün pişman olacak şeyler yapanlar… Yazmak için yaşayanlar, kandırmak için oynayanlar, inan bana’lı cümleler kuranlar..Yığın yığın. Yapaylık, ani mutluluklar peşindelik ve bağsızlık… Yani hepsi aşikar. Yüzüne yüzüne sen böylesin böylesin. Hatta kızmak çokça. Ama sevmiyorlarmış bunu. Çocukluk anılarımı anlatırken iş dünyasının robotluğuna dönüşen mekanik sohbetler, güzelliğini yarışmaya sokuyormuşçasına sergileyenler. Ağzını yaya yaya konuşanlar, ilgi görünce değerini bilmeyen kötü davrananlar… Bazı insanları sözde sevmek işte. Ya özde? Sevmek sözü özsüz, onun yerine bir ince düşünce olsun değil mi? Ama yok! Çalan telefonlar… Telefonu açmamak, yüzünü suratını görmemek istemek bazı insanların. Kötü niyet ve ego. Keki bir dolu kabartanlar, bencillik tabi diz boyu. Çoğu da havalı olma derdinde ki onlar en insani olmayanlar. Balkabağına dönüştürsem keşke onları. İçsel kötü hisleri de kaldırsam yetişkinlerin ulaşamayacağı raflara. Sevgi olsa sevgi. Vücuda gerek duymayan türden. Yani ayakkabıya. G’özde değil yür’ekte. Ekte değil özde. Takısız sevgi… İçten bir dolu…

Sevgi olsa sevgi. Vücuda gerek duymayan türden. Yani ayakkabıya. Zira bugünlerde ayakkabı herkeslere göre.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir